Sanki Dolu Gibi...
Bugün, hiç konuşmadan durabilirim gibi geliyor. Çevremde bir çok insan varken, bu ihtimali gerçekleştirme ve kendi rekorumu kırma olasılığım azalıyor ne yazıkki. İçhal böyle olunca da çalışmaya istek darbe alıyor ve direnç başlıyor ister istemez. Ayın 30. günü olması da vız geliyor, dinlemiyorum. Bir şekilde işler yetişecek diye düşünüyorum umursar umursamaz arası garip rahatlıkla. Eskiden bu “bir şekilde” kelimesi yoktu. Lisedeyken kimse birbirine “bi’ şekilde” demezdi. Hatta , ok, bye, off günü, takılıyoruz, kafayı yedim, vs hiç demezdik. Daha kimbilir neler diyeceğiz. Şimdilik bunlardan haberdar değiliz.
Anton Çehov’un bir kitabını okuyorum şu günlerde. Ankara ziyaretlerimden birinde, yağmurlu bir günde almıştım. Kütüphanede kalan okunmadık son bir kaç kitaptan biriydi. Sona kaldı ve zor gidiyor. Hikayelerde garip bir mizah anlayışı var yazarın ve 1800 lerin Rusyası insanlarının yaşadıkları acı tatlı olayları, kendi ironi penceresinden, umutsuzca yansıtıyor.
Ofisteki minik saksıda fesleğen yetişiyor. Yaklaşık dört ay öncesinde ofise geldi, o zaman daha üç dört yaprak ve incecik bir daldan oluşuyordu. Uzun zaman çok yavaş biçimde büyüdü ama gelişmesini sürdürdü. Bahçıvan ona sıvı gübre verdi, fayda etmedi. Toprak ilave ettik, ses çıkarmadı. Son bir kaç haftadır biraz kendine geldi nihayet. Yanlara doğru dallar çıkması için, en üst filiz ve yapraklarının olduğu dalı kırmanız gerekiyor. Şaşırdım ve tereddüt ederek dalı kırdım, çöpe atmaya kıyamadım, elimde kokusunu bırakarak soldu gitti, bir kenarda kurudu öylece. Sonra hakikaten yan dallar gelişti , büyüdü, yapraklar çoğaldı. Elimle şöyle bir dokunduğumda doğal kokusunu çevreye bırakıyor, üstelik elimde de kalıyor. Sıkıntıyı alıyor, kokuyu bırakıyor, turkcell-im e gerek yok. Toplantıda canı sıkılan adamı, dışarı atmalı, toplantıya alınmayı haketmiyor demektir. Şu Skype’ın reklam anlayışı da bir alem doğrusu. Tanrım, kızına talip olan gencin skype’ı yok diye evlenmesine izin vermeyen valide hanımı tamamen garipsedim. Göğüs dekoltesine diyecek birşey yok, olduğu yerde kalsın. Skype kullanmayı düşünüyordum dört beş ay öncesi, sonradan gerek kalmadı. Kullananlara ise, iyi muhabbetler.
Şehirler ve kasabalar, yaşanmışlıklarla anlam kazanıyor. İnsanlar olmadan içi boş kutular gibiler. Yanımdan geçen yüzlerce yabancıdan her birinin, ben farkında olmadan bir etkisi var o günüme. Kemer, Antalya, Ankara, İstanbul, Kütahya ve diğerleri. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, bana pek çok izleri hatırlatıyor olacaklar. Öncesi ve sonrasını düşünüyorsun, dün bu saatler, yarın gece bu saatler derken zaman hızla akıyor oluyor. Durduramadığın tek şey zamanın akışı ve kaçışı olmayan sona yaklaşıyor olmak.
99 yazında Fatih Erdemci ‘yi ilk tek meşhur olan şarkısıyla dinlemekten çok keyif alırdım. Aslında soundu güçlü, sözleri derin olan bu şarkı, Fatih’in gelecekte patlayacak diğer şarkılarının habercisi gibi gelirdi. Ne yazık ki, öyle olmadı, kayboldu gitti o müzisyen. Belki hala bir yerlerde program yapıyordur, müzik çalışmalarını sürdürüyordur. Onun gibi ne adamlar kadınlar geldi geçti aslında. Nedense, ben de bu tür tuhaf müzisyenleri bulup çıkarır onları dinlerim, çevremdekilerin espriyle karışık dokundurmalarına rağmen. Nezih Ünen, Mete Özgencil, Ulaşcan Ay, Burak Uçkun vs. Sonra beni haksız çıkarırcasına yitip giderler. Bilmem, belki bu onların ellerinde değildir.
Eski fotoğraflara baktım. Bana hiç birşey ifade etmeyen, benim, çok dışımdaki bazılarını eledim. Geri kalanlar hep değerli, hep saklanacak, acı ya da tatlı çok şey anlatıyorlar. Bazı anlara dair bir kağıda basılı fotoğraflar yok, ancak insanın zihnindeki klasörlere yerleştirilmiş olarak bekliyorlar. Aslında fotoğrafa almak yerine, zihne kopyalamak, bir başka çözüm yolu olabilir mi? Unutmamak için sürekli hatırlanabilir kılmak için. Zihnimde pek çok “an” var. Düşündükçe delirecek gibi oluyorum. Çekmeceyi kapatıyorum usulca.
Spor salonunda çalışırken, omzumdaki ve ruhumdaki ağırlıkların, aletlerden daha hafif olduğunu fark ediyorum. Daha çok, daha çok kaldırmak istiyorum. 10, 20, 30 ve derken acıyan kaslarım isyan ediyor, o kadar güçlü olmadıklarını söylüyorlar. Hırstan gözlerim kısılıyor, derin bir nefes alıyorum, boynumdan ve kollarımdan akan her ter damlasında, sıkıntı hücrelerinin akıp gittiğini hayal ediyorum. Kaptırıyorum kendimi, dikkatim dağılıyor bir an hızım düşüyor, yeniden başlıyorum, yapmam lazım, bitirmem lazım, deli gibiyim.
Zihnimi meşgul etmeye çalışıyorum. Güneş bu sabah da doğdu ve hayat yine devam edecek.
Anton Çehov’un bir kitabını okuyorum şu günlerde. Ankara ziyaretlerimden birinde, yağmurlu bir günde almıştım. Kütüphanede kalan okunmadık son bir kaç kitaptan biriydi. Sona kaldı ve zor gidiyor. Hikayelerde garip bir mizah anlayışı var yazarın ve 1800 lerin Rusyası insanlarının yaşadıkları acı tatlı olayları, kendi ironi penceresinden, umutsuzca yansıtıyor.
Ofisteki minik saksıda fesleğen yetişiyor. Yaklaşık dört ay öncesinde ofise geldi, o zaman daha üç dört yaprak ve incecik bir daldan oluşuyordu. Uzun zaman çok yavaş biçimde büyüdü ama gelişmesini sürdürdü. Bahçıvan ona sıvı gübre verdi, fayda etmedi. Toprak ilave ettik, ses çıkarmadı. Son bir kaç haftadır biraz kendine geldi nihayet. Yanlara doğru dallar çıkması için, en üst filiz ve yapraklarının olduğu dalı kırmanız gerekiyor. Şaşırdım ve tereddüt ederek dalı kırdım, çöpe atmaya kıyamadım, elimde kokusunu bırakarak soldu gitti, bir kenarda kurudu öylece. Sonra hakikaten yan dallar gelişti , büyüdü, yapraklar çoğaldı. Elimle şöyle bir dokunduğumda doğal kokusunu çevreye bırakıyor, üstelik elimde de kalıyor. Sıkıntıyı alıyor, kokuyu bırakıyor, turkcell-im e gerek yok. Toplantıda canı sıkılan adamı, dışarı atmalı, toplantıya alınmayı haketmiyor demektir. Şu Skype’ın reklam anlayışı da bir alem doğrusu. Tanrım, kızına talip olan gencin skype’ı yok diye evlenmesine izin vermeyen valide hanımı tamamen garipsedim. Göğüs dekoltesine diyecek birşey yok, olduğu yerde kalsın. Skype kullanmayı düşünüyordum dört beş ay öncesi, sonradan gerek kalmadı. Kullananlara ise, iyi muhabbetler.
Şehirler ve kasabalar, yaşanmışlıklarla anlam kazanıyor. İnsanlar olmadan içi boş kutular gibiler. Yanımdan geçen yüzlerce yabancıdan her birinin, ben farkında olmadan bir etkisi var o günüme. Kemer, Antalya, Ankara, İstanbul, Kütahya ve diğerleri. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, bana pek çok izleri hatırlatıyor olacaklar. Öncesi ve sonrasını düşünüyorsun, dün bu saatler, yarın gece bu saatler derken zaman hızla akıyor oluyor. Durduramadığın tek şey zamanın akışı ve kaçışı olmayan sona yaklaşıyor olmak.
99 yazında Fatih Erdemci ‘yi ilk tek meşhur olan şarkısıyla dinlemekten çok keyif alırdım. Aslında soundu güçlü, sözleri derin olan bu şarkı, Fatih’in gelecekte patlayacak diğer şarkılarının habercisi gibi gelirdi. Ne yazık ki, öyle olmadı, kayboldu gitti o müzisyen. Belki hala bir yerlerde program yapıyordur, müzik çalışmalarını sürdürüyordur. Onun gibi ne adamlar kadınlar geldi geçti aslında. Nedense, ben de bu tür tuhaf müzisyenleri bulup çıkarır onları dinlerim, çevremdekilerin espriyle karışık dokundurmalarına rağmen. Nezih Ünen, Mete Özgencil, Ulaşcan Ay, Burak Uçkun vs. Sonra beni haksız çıkarırcasına yitip giderler. Bilmem, belki bu onların ellerinde değildir.
Eski fotoğraflara baktım. Bana hiç birşey ifade etmeyen, benim, çok dışımdaki bazılarını eledim. Geri kalanlar hep değerli, hep saklanacak, acı ya da tatlı çok şey anlatıyorlar. Bazı anlara dair bir kağıda basılı fotoğraflar yok, ancak insanın zihnindeki klasörlere yerleştirilmiş olarak bekliyorlar. Aslında fotoğrafa almak yerine, zihne kopyalamak, bir başka çözüm yolu olabilir mi? Unutmamak için sürekli hatırlanabilir kılmak için. Zihnimde pek çok “an” var. Düşündükçe delirecek gibi oluyorum. Çekmeceyi kapatıyorum usulca.
Spor salonunda çalışırken, omzumdaki ve ruhumdaki ağırlıkların, aletlerden daha hafif olduğunu fark ediyorum. Daha çok, daha çok kaldırmak istiyorum. 10, 20, 30 ve derken acıyan kaslarım isyan ediyor, o kadar güçlü olmadıklarını söylüyorlar. Hırstan gözlerim kısılıyor, derin bir nefes alıyorum, boynumdan ve kollarımdan akan her ter damlasında, sıkıntı hücrelerinin akıp gittiğini hayal ediyorum. Kaptırıyorum kendimi, dikkatim dağılıyor bir an hızım düşüyor, yeniden başlıyorum, yapmam lazım, bitirmem lazım, deli gibiyim.
Zihnimi meşgul etmeye çalışıyorum. Güneş bu sabah da doğdu ve hayat yine devam edecek.
0 Comments:
Yorum Gönder
<< Home