Kafka.

Uzun zaman oldu. Yazmayalı değil. Bir başkasından ödünç kitap almayalı. Kitaplarımı kendim alırım okurum ve saklarım. Zaten çok yakın birinden olmadıktan sonra ödünç almam , o kendiliğinden ödünç geldi. Neyse.
Laf peşrevi geldi, Kafka nın kitaplarından birini bir iş arkadaşım getiriverdi ertesi günü, aramış, “ bir savaşın tasviri” ni bulabilmiş evde. Ben “kayıp” olsun demiştim güya hakkında özellikle araştırmış gibi. Oysa sadece o anda ismini beğenmiştim. Soran da olmadı bunu zaten. Her neyse.
Kitaba aç kurt gibi saldırdım elime değdi andan itibaren. Kafka ilgisi yeniden gündeme geldi son birkaç aydır. “Dönüşüm” ü okudum ve çok etkileyici bulmuştum. Aslında uygun kelimeyi şu anda bulamadım, düşünmem lazım. Bu da neyse.
Hafif bir yıpranmışlık var kitapta dışardan bakıldığında fark edilen. Ama çok düzgün kullanılmış. Sadece yılların getirdiği sararma, kıyılarında bir pamuklanma var.İlk sayfaları merak ve bir dinginlik içinde çevirdim. Basım yılına bakmak istedim, 1993 idi. Devam ettim. Aldığı yılı ve şehri yazmış mı diye bakacakken, kendi adını yazmış olduğunu gördüm. Hem de kurşun kalemle. Bunu alışkanlık yaptığını düşündüm. Üniversite Kitabevi kaşesini basmış sağ alt köşeye. Telefon numarası var ve Erzurum yazıyor. Aramak mümkün. Başka bir bilgi arasaydım, kesin olmazdı üzerinde. İlk on sayfayı hızlıca okuyuverdim yol boyunca. Sonra diğer sayfaları sonuna doğru yelpaze gibi geçiverdim.sanki içinde bir hatıra aradım. Bu belki de özel bir şey olurdu ve zaten bana getirmeden önce onu içinden almış olması muhtemeldi. Ben olsam yapar mıyım, sanırım ben de bırakmadan verirdim gibi geldi. Sayfaları havalandırırken sevdiğim o eski kitap kokusu geldi burnuma. Evde babamın 1950 lerde aldığı kitapları aklıma geldi. Ara sıra içlerinde okuyacak bir kitap aradığım çocukluk günlerimi hatırladım. Kardeşlerimle o kitapları paylaşamaz, dokunmaya kıyamaz, okurken de titiz bir şekilde çabucak bitirir yerine koyardık. Oysa neyse.
Kitaba devam ediyorum. Kafka nın o samimi yalın çocuksu üslubu alıp götürüyor insanı. İşgünü sonrasında yorgun olsam da pek çok insan ve detay arasında mücadele ettikten sonra bu kitaba ayırabilecek enerji bulabiliyorum. Bir arkadaşımla konuşmuştuk, bazen kitap okumak için de dinlenmek gerekiyor, kafan boş olması gerekiyor vs. Boş ver neyse.
Başucumda üç kitap daha var, ne zaman bitecek bilmiyorum, onları geç, bu kitabı hemen okuyup vermem lazım, çünkü ödünç kitabın durmasına dayanamam, bu itici güçle çabucak bitiririm dilerim, evet, bitirmeliyim, çabuk getir demedi tabii, olabilir ama, neyse.
Şimdi portakal ağaçlarının çiçek açma mevsimi, etrafa mis gibi yayılmış kokuları. Birini koparıp kitabın arasına koysam, kurutsam mı acaba? Hadi neyse.
Laf peşrevi geldi, Kafka nın kitaplarından birini bir iş arkadaşım getiriverdi ertesi günü, aramış, “ bir savaşın tasviri” ni bulabilmiş evde. Ben “kayıp” olsun demiştim güya hakkında özellikle araştırmış gibi. Oysa sadece o anda ismini beğenmiştim. Soran da olmadı bunu zaten. Her neyse.
Kitaba aç kurt gibi saldırdım elime değdi andan itibaren. Kafka ilgisi yeniden gündeme geldi son birkaç aydır. “Dönüşüm” ü okudum ve çok etkileyici bulmuştum. Aslında uygun kelimeyi şu anda bulamadım, düşünmem lazım. Bu da neyse.
Hafif bir yıpranmışlık var kitapta dışardan bakıldığında fark edilen. Ama çok düzgün kullanılmış. Sadece yılların getirdiği sararma, kıyılarında bir pamuklanma var.İlk sayfaları merak ve bir dinginlik içinde çevirdim. Basım yılına bakmak istedim, 1993 idi. Devam ettim. Aldığı yılı ve şehri yazmış mı diye bakacakken, kendi adını yazmış olduğunu gördüm. Hem de kurşun kalemle. Bunu alışkanlık yaptığını düşündüm. Üniversite Kitabevi kaşesini basmış sağ alt köşeye. Telefon numarası var ve Erzurum yazıyor. Aramak mümkün. Başka bir bilgi arasaydım, kesin olmazdı üzerinde. İlk on sayfayı hızlıca okuyuverdim yol boyunca. Sonra diğer sayfaları sonuna doğru yelpaze gibi geçiverdim.sanki içinde bir hatıra aradım. Bu belki de özel bir şey olurdu ve zaten bana getirmeden önce onu içinden almış olması muhtemeldi. Ben olsam yapar mıyım, sanırım ben de bırakmadan verirdim gibi geldi. Sayfaları havalandırırken sevdiğim o eski kitap kokusu geldi burnuma. Evde babamın 1950 lerde aldığı kitapları aklıma geldi. Ara sıra içlerinde okuyacak bir kitap aradığım çocukluk günlerimi hatırladım. Kardeşlerimle o kitapları paylaşamaz, dokunmaya kıyamaz, okurken de titiz bir şekilde çabucak bitirir yerine koyardık. Oysa neyse.
Kitaba devam ediyorum. Kafka nın o samimi yalın çocuksu üslubu alıp götürüyor insanı. İşgünü sonrasında yorgun olsam da pek çok insan ve detay arasında mücadele ettikten sonra bu kitaba ayırabilecek enerji bulabiliyorum. Bir arkadaşımla konuşmuştuk, bazen kitap okumak için de dinlenmek gerekiyor, kafan boş olması gerekiyor vs. Boş ver neyse.
Başucumda üç kitap daha var, ne zaman bitecek bilmiyorum, onları geç, bu kitabı hemen okuyup vermem lazım, çünkü ödünç kitabın durmasına dayanamam, bu itici güçle çabucak bitiririm dilerim, evet, bitirmeliyim, çabuk getir demedi tabii, olabilir ama, neyse.
Şimdi portakal ağaçlarının çiçek açma mevsimi, etrafa mis gibi yayılmış kokuları. Birini koparıp kitabın arasına koysam, kurutsam mı acaba? Hadi neyse.
Feridun Düzağaç : beni bırakma, 2008.
1 Comments:
güzel şarkı :)
Yorum Gönder
<< Home