Yüzeysel Zamanlar.
Serin bir ağaç dibinde çiziktirilen birkaç kelimeden huzurlu bir iç hesaplaşması yaşayabilen insanların yaşadığı şehirden geliyor olmak bile, bazen bu boğucu sıcaklı şehre dayanmaya yetmiyor gibi. Hoş, şimdi evler veya kapalı alanlar, zengin Arap ülkelerindeki başkentlerin petrol mevcudiyetinden mütevellit lüks yaşam alanları gibi iklimlendirilmiş durumda iken, aşırı güneş kimsenin umurunda değil.
Tüketim toplumu oluşumuzun bilmem kaçıncı senesindeyiz ancak hala tüketecek bir şeyler bulabiliyoruz, pes doğrusu. Hızlıca alınan gıdalar, apar topar giyilen çıkarılan kıyafetler, başladığı bittiği belli olmayan ilişkiler. Kimin ne istediği belli değil, önyargı bile yok, değer verme ironisine kapılan da. Filmin bitmesine bile dayanamayan sabırsız zihin heyulaları. Eskiden heyecan, umut, beklenti diye bir takım soyut besinler vardı. Bir de şeker kız Candy. O biteli çok oldu, anime mangalarda ne dünyalar, yeraltına indirilip yenileri yazılıyor, gir bak istersen.
Yeni bir şehre gelmişim, etraf kalabalık, maksimum cool görünüyorum, yüzümdeki koyu renk camlarla, çevremle ilintimi kestiğimi düşünüyorum. Biri gelse kulağımdaki kabloyu çıkartmadan inanamazdı dinlediğim müziğe. Sanki Jamie Lidell veya Bon Iver tadı var, ancak Hozan Beşir yankılıyorum içime. Bir insan bu kadar mı tad alır on saat otobüs yolculuğundan, zamana duyarsızlık ve uzaklaşmaya özlem buna yol açabiliyormuş demek ki. Kendinden sıkılmayan ve gizli komplekslerin gölgesinde, atmosfere ego pompalamayan ne kadar şahsiyet kaldı acaba.
Aslında rüzgarı yüzümde hissetme isteğime şu günlerde cevap verecek en iyi yol motor tutkum olur gibi geliyorken, bir kurs neticesinde sahip olacağım belge ile yollara dökülmek istiyorum, ne tesadüf ki o gecenin sabahında mailimde en iyi motorları nasıl alabileceğime dair bir mail alıyorum sabahın seherinde. Bunun dışında, beni endişelendiren, 48 kiloda birinin, ağırlığının iki katı cihazı zaptedebilme kudreti.
Rüzgar esmeye başladı, pencerenin önünden insanlar geçiyor. Sokağa çıkma ve hızlı bir yürüyüşle günü tüketmeye geçme zamanı. Zira biz de tükenip gideceğiz bu farkındalığın umarsız gidişatıyla ve çaresiz boyun eğişiyle.
Tüketim toplumu oluşumuzun bilmem kaçıncı senesindeyiz ancak hala tüketecek bir şeyler bulabiliyoruz, pes doğrusu. Hızlıca alınan gıdalar, apar topar giyilen çıkarılan kıyafetler, başladığı bittiği belli olmayan ilişkiler. Kimin ne istediği belli değil, önyargı bile yok, değer verme ironisine kapılan da. Filmin bitmesine bile dayanamayan sabırsız zihin heyulaları. Eskiden heyecan, umut, beklenti diye bir takım soyut besinler vardı. Bir de şeker kız Candy. O biteli çok oldu, anime mangalarda ne dünyalar, yeraltına indirilip yenileri yazılıyor, gir bak istersen.
Yeni bir şehre gelmişim, etraf kalabalık, maksimum cool görünüyorum, yüzümdeki koyu renk camlarla, çevremle ilintimi kestiğimi düşünüyorum. Biri gelse kulağımdaki kabloyu çıkartmadan inanamazdı dinlediğim müziğe. Sanki Jamie Lidell veya Bon Iver tadı var, ancak Hozan Beşir yankılıyorum içime. Bir insan bu kadar mı tad alır on saat otobüs yolculuğundan, zamana duyarsızlık ve uzaklaşmaya özlem buna yol açabiliyormuş demek ki. Kendinden sıkılmayan ve gizli komplekslerin gölgesinde, atmosfere ego pompalamayan ne kadar şahsiyet kaldı acaba.
Aslında rüzgarı yüzümde hissetme isteğime şu günlerde cevap verecek en iyi yol motor tutkum olur gibi geliyorken, bir kurs neticesinde sahip olacağım belge ile yollara dökülmek istiyorum, ne tesadüf ki o gecenin sabahında mailimde en iyi motorları nasıl alabileceğime dair bir mail alıyorum sabahın seherinde. Bunun dışında, beni endişelendiren, 48 kiloda birinin, ağırlığının iki katı cihazı zaptedebilme kudreti.
Rüzgar esmeye başladı, pencerenin önünden insanlar geçiyor. Sokağa çıkma ve hızlı bir yürüyüşle günü tüketmeye geçme zamanı. Zira biz de tükenip gideceğiz bu farkındalığın umarsız gidişatıyla ve çaresiz boyun eğişiyle.
Bir film; Storytelling.
0 Comments:
Yorum Gönder
<< Home