Pazartesi, Haziran 19, 2006

Gün'e dair.


Bu fotoğrafta, sadece, tomurcuk bir gül görünüyor. Ancak, hepsi bu kadar değil. Altında barındırdığı bir çok his var çekildiği gün itibarıyle bu karenin. Pek çok güzel şey, saymıyorum, bilirsiniz işte. Olmak, ulaşmak istediği şey çoğu insanın. Çok değil, bir ay önce bu gül, tomurcuktu. Üç dört gün sonrasında ömrünü tamamlamış ve solmaya yüz tutmuştur. Yanında değildim, göremedim. O günden bu yana, aradan bir ay geçti, tam bir ay bu gün. Daha çok aylar geçecektir. Bu tomurcuğa gelince, o hep burada olduğu gibi taze, kırmızı, ışıltılı kalmaya devam edecek, bu sayfada ve yüreğimde.

İlkokulda resim defterlerimiz vardı, iki beyaz sayfanın arasında şeffaf bir sayfa daha olurdu. Çizer, boyar, bakar, beğenir ve sayfayı çevirirdim yeni temiz sayfaya geçmek için. Şeffaf çıtır sayfa karşıma çıkıverir, hadi yine çevir. Tertemiz bir sayfa beni beklerdi. Sonra unuttum o küçük defterleri, büyük kağıtlara çizmeye başladım. Karakalem, pastel, suluboya, hepsiyle iyi geçinirdim. Severdim boyamayı, hayallerimi kağıda aktarmayı, büyük alışmıştı elim çizerken. Ne kadar geniş alan olsa da, aktarılmayan birşeyler kalırdı. Bugün gibi, hep birşeylerin bende kaldığı gibi.

Canımın hiçbirşeyi istemediği zamanlar olmazdı benim. İçi kuruyabiliyormuş demek ki insanın. Yaşadıklarından, düşüncelerinden etkilenebilmek bu derece. Kimbilir, belki de bunu hissetmek için yaşıyoruzdur. Yaşam demek, sınanmak demekmiş, yüzlerce tanıma ilave olarak. Gerçi bu sınanışta, başarmış olmak, neye ulaştırıyor, ne veriliyor eline, orasını anlamış değilim henüz. Kaybetmiş de olabilirim, ölçüsü nedir, cevabını merak etmiyorum.

Bir kafesin demir parmaklıkları arasından bakar gibi, sabahın beşinde uyanıvermek ve kalkış saatini beklemek. Yorgun olup, uyuyamamak geceleri. Huzur denilen ruyayı aramak, bir ormanın içinde kurulu evin terasında, yaz günü akşam üstü buzlu çay yudumlarcasına.

Yılların geçtiğini, geleceğe ise fazla birşey kalmadığını anlamam zor değil. Güneşin batışını beklemek veya sabah olduğunda uyanmak gibi doğal hadiseleri olağan şekilde yaşarken, kendimi dinleyebildiğim anları sınırlıyorum sadece. Azaltıyorum mümkün olduğunca, kendimi de , düşüncelerimi de. Kendimi, kendimden sıyırmaya çalışıyorum. Yaşamın içinde kaybolmaya çabalar gibi birşey bu. Bir çelişki var ki, kendimle kalmaktan kurtulamadığım, yine kendime kaldığım o azıcık zamanlarda, huzurlu olmaya yakın olduğum ve eski güzellikleri hatırlayıp, mutlu olur gibi olduğum gerçeği. Ee o zaman çoğalt kendini diyeceksiniz, yok, bu iyi birşey değil, görmek istemediğim gerçekleri çarpacak yüzüme çünkü. Onların hepsine hoşçakal dendi çünkü. İlk sözü olmayan, son sözü bitmeyen bir cümle..

İlerde pek çok, ayın19. günleri olacaktır. İzleri kalan yaralar olduğu gibi. Naifçe bir beklentide olmuşumdur oysa hep. İlerde herşeyin daha güzel olacağı vs. Ben artık zencefilli kurabiye sevmiyorum. Daha pek çok şeyi, onlarca detayı.

Belki de herşey boştur, anlamsızdır, yağmurdan sonra beliren gökkuşağı gibi apansız kaybolmuştur.

Bu yazı bitmez..

2 Comments:

Blogger bipolar said...

'kimi yaralar merhem kaldırır, kimi yaralar açılır bir uçuruma' demiş m.mungan. işte o uçurumun kenarından bakıyoruz belki de artık hayata..

20/6/06 17:34  
Blogger deepness said...

Bipolar; belki de biz o uçurumun kenarında yaşamayı tercih edenlerdeniz, bu en zoru başarmak ve diğerlerinden farkımız bu. Yaşadıklarını önemsizleştiren, basite indirgeyen sürünün dışındayız.

21/6/06 20:55  

Yorum Gönder

<< Home