Pazartesi, Mart 21, 2011

Hiç kimse















Yağmur masumca yağarken şiir yazardı birileri, hep yüklerlerdi duygulanmalarının suçunu yağmura. Halbuki yağmurun bunlardan değil haberi, umuruna kattığı bile yoktu, yağması gerekiyordu ve yağacaktı işte, sana sormuyordu.
Kelimeler sıraya girince, ne bir başkasını okutuyorlardı ne de naifliklerine toz konduruyorlardı. Dokunsan küsüp gideceklerdi yazmazsan. Kıskanırlardı bir de, anlamaya görsün günlerce kağıda kaleme uğramazlardı hakikaten. Onları kırmaktan çekinirdim, boyun eğerdim, yine de bana uzak kalırlardı, sevmezlerdi beni, sevdiğimi gösteremezdim ben insanlara, kelimeler de bunu hissetmişti zamanında, zor zoruna yaklaşırlardı. Biraz ısınırdık birbirimize, iyi hissetmeye başlardık, alışırdık, sonra giderlerdi, alışma hemen derlerdi, alışınca sen çekilmezsin derlerdi ve uzunca bir süre uğramazlardı. Yazmayı da beceremezdim, beğenmezdim yazdıklarımı, içimi dökerdim, rahatlardım, tekrar dolana kadar idare ederdi bu boşluk, sonra da heyecan duyar, çocuk gibi, oldu işte der, uyurdum.
Deli gibi içmek, içmek istiyordum şişelerce alkolü saatlere bölerek hücrelerime dağıtmak. Tadı, zehir gibi olanlarına bile alıştırıyordu ancak sonunda sarhoş olacağını bile bile içmenin anlamsızlığını da hatırlatıyordu kokusu. Bıraktığı ağırlık, ayılırken yaşatacağı zorluğu düşündüren hafif bir mantık silsilesi, ikisinin arasında gelgitleri üst üste biriktiriyordu. Lakin sadece içmek istiyordum ve bunları düşünmek istemiyordum. İçemeyen biriydim ben ve hala sarhoş da olamamıştım. Bardakları içer ve kalkar, yola dewam ederdim.
Zamanı faydalı şeylerle geçirmek istemiyordum. Sabahın erken vaktinde uyanıp soluğu şurada burada almak, bir şeylerle ilgileniyormuş gibi görünüp, saatleri dolu dolu geçiriyormuş hissetmek, olmadık yerlerden duyulmadık bir şeyler çıkarıp, keşfedip, kendimi bunlardan mutlu saymak, yorgunluktan bittiği halde hala etrafa gülücükler saçmak, herkesin hayranlığını, gıptasını kazanmak için gizlice çırpınıp duran ilgi fanatiklerinden olmak istemiyordum. enerjik görünmediğinde evden çıkamayan, üzerine giydiğinde daima bir mesaj saklayan insanlardan değil, birilerinin bakması gerekmediğini düşünen bir insandım ben. Günüm beni ilgilendirmeliydi ve yirmi dört saatin bomboş geçmesini istiyor ve bundan rahatsızlık duymayan biriydim.
Kitap okumalıydım sürekli, hepsinden ayrı ayrı fikirleri, kelimeleri toparlayıp, kendi düşüncelerimle karıştırıp, tarzımı oluşturmam zorunluydu, okunmamış kitaplar yatak odasında , kanepenin önündeki sehpada, yığınla durmalıydı, bu olmalıydı, nefes aldığında kitap okuman gerekirdi, okumuyorsan, boş biri olarak nitelendirilirdin, birileri seni böyle tanımalıydı.Kitapları istediğinde koynuna değil, sürekli koynuna almalıydın. Kitapları okuyor koyuyordum bir kenara, hayatının kitabını seçemeyen bulamayan biriydim ben, bu benim yazarım, üstat döktürmüş yine diyemiyordum, herkesin buna yakıştırdığı bir yazarı olurdu oysa. Olmayanı tuhaf gözlerle süzerlerdi çünkü.
Mükemmel bir işte çalışmayan biriydim ben. Mesaisini dörtnala dolduran, çevresindekileri gerektiğinde acımasızca ezen, puan topladığında umarsızca ekip bilincinden dem vuranlardan, patronun kıyısından ayrılmayıp, işinin gereğinden fazlasını yapan, kendi yerini sağlam tutmak için, başkalarının koltuğunu sarsanlardan, bir gün lazım olur deyip çevresine bir dolu ismi dizmek için iletişimlerini sınırsız tutan insanlardan olamıyordum ben. İşimi deli gibi seviyor olmam gerekiyordu, gelecek günler için, hırs ve güç beslerken, inadına çalışmam bekleniyordu, kariyer her şeydi, bir kartvizit hala çok değerli sayılıyordu, çalışmıyorsanız değeriniz azalıyordu, süre arttıkça değer de kalmıyordu, unutulmak için çalışmamanız yeterliydi, birileri sizin yanınızda ancak bu şartlar varken olabilirlerdi.
Güzel bir kadın olmak gerekirdi birilerinin arasında yaşarken. Kendinizle -tüm rollerinize ilave olarak- barışık olmanız, aynaya baktığınızda beğenmeniz gerekirdi. Diğerleri aynaya kendileri için değil başkaları için bakarlardı ama olsun, siz söz konusu olunca, kendini sew, senden bir tane daha yok denirdi. Güzel bir kadınsanız, dikkati çekerdiniz, güzel erkekler ve diğer güzel kadınlar sizi göz hapsine alırlardı, gittiğiniz yerlerde bu göz hapsiyle daha rahat ederdiniz. Size kimse bakmıyorsa, oflamak ve puflamak gerekirdi, böyle öğretmişti diğerleri çünkü. Siz kimseyle ilgilenmiyor görünecektiniz, diğerleri de size bayılıyor numarası yapacaktı, eve daha huzurla gidiliyordu böylece. Hem dış görünüş önemli değildi, önemli olan iç güzellikti, nedense yakışıklı zengin kariyer sahibi erkeklerin yanında güzel kadınlar olurdu, bu birliktelikler, sadece tesadüftü.
Oradan buradan insanlarla şakır şakır konuşmalıydınız, bunu gerektiriyordu ilişkiler, aylar sonra buluşup, şekerim cicim olmalıydınız, sohbetler saatlere uzanmalıydı üstüne üstlük kahkahalar patlamalıydı, buluşmalarınız şölene dönüşmeliydi ve ustaca manevralarınız sayesinde dost hissettirmeliydiniz ve sürüp gitmeliydi bu durup dururken buluşmalar, bu buluşmalara ihtiyaç duydurtmalıydınız. Gergin biriydim ben, bunalırdım sahte üçüncü cümleler kurmak zorunda kaldığımda. Beni sewmeyeni anlardım, benden beklentisi olanı tahmin edebilirdim.İstemediği halde yanımda olmayı seçeni, ben niçin seçmek zorunda idim. Soğuk, uyuz, asık suratlı biriydim ben, çok yakından tanımayan öyle nitelerdi. Bile bile, bilmemezlikten gelmek bana oradan kaçma hissi verirdi, safça niye orda olduğumu düşünür, bir anlam aramaya başlardım kendime kabul ettirebileceğim. Sahte yakınlıkların sahte kutsallıkları olurdu ve bunları herkes bilirdi zaten. İstemesen de, istiyor görünmeliydin. Kırk yılda bir gelen keyif peşrevime denk gelecek şahsın da, yaşadığı şansı anlayacak bakışa sahip olması gerekirdi.

Umarsızca iyilik yapmalıydınız insanlara, sizin özgürlük sınırlarınıza girseler bile. Yakın olmak, çizgileri tamamen ortadan kaldırmak demekti, bazı kurallar yok oluyordu, mecbur kalıyordunuz iyiliklerinizi artırmaya, sizin hayatınızı ayıran camları kırmalarına izin vermezseniz bencil olarak nitelendiriliyordunuz, kimseye iyilik yaramıyordu, iyi olmak diye bir şey yoktu, iyi denebilmek için her insanın kafasındaki evet lere peki demeniz gerekiyordu. Ben herkese peki diyemiyordum, sonra eve gelip her hayır için üzülen biriydim, yanılıp yenilip dediğim evet için de günlerce düşünen biriydim. Diğerleri bunları kafasına takmayı bırakın, dinlemezdi bile. Herkes pek çok şey söylerdi, hepsi dinlenecek olsa kafa mı kalırdı insanda, öyle değil mi…
İnsanlar merak etmeye programlanmışlardı. Sabahtan ertesi sabaha kadar merak ederlerdi birilerini bir şeyleri durmaksızın. Bu kimdi, neyin nesiydi, kimsesi yok muydu, nasıl para kazanıyordu, gelen gidenler neleriydi, niye soru sormuyordu, niye merak etmiyordu. En küçük bir boşluğu, zayıf anı değerlendirirdi insanlar, saniyesinde soru gelir, doğalmış gibi, hiç de merak edilmemiş gibi davranmayı çok iyi bilirlerdi. Ben merak etmeyi beceremiyordum, başkaları hakkındaki sorular kafamda dönüp dolaşmıyordu, zihnimin içi, birkaç kez bu mecralara girmişti yanlışlıkla, sonra her adımda bir mayın, her nefeste bir yıldırım, çamura batmak ve neticesinde de, dikenli tellerle kaplamıştım o sınırı, yaklaşma ihtimalim ortadan kalkmıştı.Sadece günlerin geçmesini bekliyordum ben.
Yağmur kesilmişti, kelimeler derlenip toparlandılar, kalktılar gittiler.
Hava kararmıştı ve kimse, hiç bir şey yapmak zorunda değildi.
Ben de.

3 Comments:

Anonymous Adsız said...

süper!

21/3/11 23:09  
Blogger Abi said...

bence de...

25/3/11 11:47  
Blogger Alba said...

kalemine sağlık!

23/5/11 17:46  

Yorum Gönder

<< Home