Salı, Mayıs 31, 2011

Avokado gibisi yoktu...

Yerde duran saksıdan mutfak penceresinin alt kısmına kadar ulaştı avokadoların boyu. Perdenin uç kısmına değmeye başladı üst yapraklar. Ne olucak şimdi? Yeni bir yer bulmak lazım onlara, guneş ışığını da alabilecekleri, benim de ewtt burası diyebileceğim bir köşe. Can sıkıcı. Suyu sewiyorlar ve boyları da çıldırdı. Yeni yerlerine avokadolardan önce benim alışmam lazım. Huysuz, sevimsiz ters bir hale bürünmesinler sonra. Üzülmek? Ewtt üzülürüm muhtemelen.
Salatanın üzerine konan beyaz peyniri sewmiyorum eskisi gibi. Ayrı servis edilmeleri daha mantıklı gibi, birlikte tüketilebilirler belki ama karıştırılmaları hoş değil. Apayrı şeyler, kimyaları farklı, geldikleri yerler ayrı, bir kasede yan yana olmaları adil değil. Saygı duyulması gereken nesneler. Öteden beri böyle alışılageldiler diye, onları bunu zorlamak haksızlık. Ayrı kalmayı tercih ettiler diye de onları yargılamayın, size soru sorulmadan cevap vermeyin, bu hepimiz için de en iyisi bak.
Bu sabah yola çıkıyor olmam lazımdı. Gitmek için en uygun gündü belki de. Kimseden değil bu şehirden gidiyor olmak içindi. Gideceğim yere kendimi elbette götürecektim fakat bu şehri götüremeyeceğim için, bir sorun da olmazdı ilerde, sürükleyebileceğim hiçbir şey yoktu bu şehirden. Kendimi götürmem yeterliydi.
Bazı hislerim beni epeyce kendimden şüphelendiriyor gittikçe. Çok yakın gördüğüm insanlarıma bile iletişim kurarken tedirginlik duymaya başlıyorum, hissettiklerim konusunda sahteliklere düşme endişesi sarıyor, bir anlığına duyduğum coşkunun yerini az sonra bir irde fırtınası alıveriyor, insanları da yorma korkusu yerleşiyor, yoruluyorum, bir daha ki toparlanmaya kadar.
En yakınlarımda bu atmosferde yaşıyorken, yabancılara, duvarlara yaklaşanlara ise nötr kalmak da yetersiz gelmeye başlıyor ve hatta duyarsız, ruhsuz bir etkileşim sarpasarıyor, ne yapsalar, nerde dursalar, onları hissetmem mumkun olmuyor, hendeğe düşecekleri günü habersizce bekliyorlar, acımasız ama kanayan aslında benim.
Bu yabancılık ve bu uzaklık zincirinin kırılabildiği tek iklim var, o da kelimelerin oluşturduğu yolla gidebiliyorum oraya. Çoğunun bu yolu açmakta becerisi varolmadığından, kalıyoruz öylece. Kimisinin derme çatma kazma kürekle boğuşması ise, benim günlerce kırbaçlamalarımla kendine geliyor ve yorgun düşen zihinlerden geriye kayda değer bir lezzet kalmıyor.
Bunları kimsenin bilmek istediğini sanmıyorum, benim de bilmek istemediğim şeyler çok fazla, İnsanların içlerini bilmek istemiyorum, yaşadıklarını duymak istemiyorum, geçmişlerinde yaşadıklarını… Belki de sormak gerekir, sorulan, bilmek istenendir, söylendiğinde de duyulur.
Yazmak ise başka bir şey, içine konuşmaktır yazmak, kendini dinlemek ve duymak söylemek istediklerimi. Yazdığımda, konuşabiliyorum rahatça.

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home