Çarşamba, Kasım 02, 2011

Anlamtı.

Buram buram İstanbul kokan bir şarkıyı, güneyin köksüz ve yine de bozulmuş kavruk şehrinde dinlemek, hüzünlere sevkediyor olsa da yapılabilecek bir şeylerin oldugunu hissettiriyor. Ben de neye benzediğini hatırlamaya çalışıyorum. Bıçağa benzer bir acı darbesiyle ikiye ayrılan ömrün, kalan kısmının ne işe yarayacağını bulmakla geciyor bazen zaman. Bazen de yaşamayı unutuyor oluyorum. Odalar bomboş olsun, fazlalıklar hatta gerekenler, elensin, gerekmesinler istiyorum. Çok az eşya, fazla boşluk, en çok da ben kaplamak istiyorum evi. Benim homojenimde olmalı. Neye benziyordu ewtt, zihnim kolayca başka şeylere sıyrılıyor. Hatırlantılar zira çok hafif ve silik ki, gunden kalanlar üfürüyor onları kolayca. Çocuklukta kutlanan doğum günleri var gerilerde. Alelacele tuhaf biçimde evden uzaklaştırılıp, yapılan hazırlıklar, yerini akşamüstü alkışlarına bırakıyor. Gülen yüzlerin havayı kapladığı mütevazı kutlamalarda okul yılları naif anlamlara bürünüyor.
Sakin, kaygısız belki de saf bir iyilikle insanlara duyulan yakınlık, güzellik hissiyatının ağır bastığı güneşli günler var bir de. Pırıltılardan arkalarda kalan gerçekleri, gri bulutları tahmin etmek imkansız. Perdelerin kalkmadığı bir pencere size neyi gösterebilir ki?
Maskeler düştükten sonra, bir son nefesten sonra, bir yol ayrımına geldikten sonra, bir kaybın sarsıntısından sonra, bir boşluktan sonra, sonra, sonra… Sesler ve yüzlere olan inançsızlık, hatta ihtiyaçsızlık, bir red fanusuna girmeyi tercih eden bir zihin, bir dil ve bir beden. Anlamsızlığın diz boyu, sahteliğin sınırsız olduğu bu sularda, kıyımda köşemde sakladığım birkaç güzel his, flu görüntü, birkaç ufak eşya, değişmeye yüz tutmuş birkaç koku, kopmayan bağlantılar olarak duruyor. Çalkantılar geçti, dalgalar çekildi. Bir yumrukta saklı güç gibi, son dakikayı bekleyen bir fırtına hariç. Süzülen, dinen yağmurun ıslaklığı var düşünde. Hüzün çöker ya hani o güzel hüzün, bir zamanlar yaşanılanlardan güzel sağlam değerli bulduklarının onurlu ve ağırbaşlı hüznüdür aslında o. Sahip çıkarsın seçimlerine. Ömrün boyunca da bu seçimin dik duruşunu içinde hisseder ve o hüznü duymaktan rahatsız olmazsın. Çok uzak bırakılmanın da bir imtihan oldugunu düşünmek de mümkün fakat bu iyimserlik olurdu ki buna lüzum yok.
Nefret etmek bile bir coşkuyu gerektirir ki o ben de yok, yaşanılan dünyanın dışında kalma isteği baskın geliyor daha ziyade. Önyargılı olmak en iyisi ve bu uzak tutuyor, görünmeyen ama var olabilecek sıkıntıları yok ediyor. Beklentiniz ne olabilir insanlardan? Çok az ama herkesin göstermekte zorlanmayacağı bir insanlık sadece. Temel düzeyde. Belki bu birbirimize zarar vermemizi engelleyebilir. Kimse birbirini anlamasın, empati yapmasın, zira konuşamayan, sesleri duyamayan birinin yerine kendimizi koymamız bir şey ifade etmeyecektir bu yüzden empati, hikayedir bana göre.
Kalabalığı azaltıp, yalnızlığı çoğaltmak ise gerçeği görmende işini kolaylaştırıyor. Sıranın dışından bakmanı sağlıyor. Anlam yakıştırdığın olayların, olmadığında da sabah olduğunu gösteriyor. Aynı dili konuştugun ama hiç konuşmadığın insanların olduğu bir yerde yaşamanın hiçbir avantajını bulamadığın bir yer burası. Hiç tanıdık olmayan yabancı bir şehirde de kimseyle konuşamamaktan farkı yok, en azından orasının yabancılığını bahane edip rahatlaman kolay olurdu. Masayı kolunun tersiyle temizleyiverir gibi kurtulamıyorsun hayattan ve geçmişin izlerinden. Hem kurtulmak isteyen kim? Sonuçta benim, ben onlarım onlar da ben. Belki de ben en güzel yerinde bıraktım, belki bu iyiydi. Kahvemin en güzel yerinde bitmesi gibi. Ne tekrar kahve almaya çıkabilirsin, ne de içindeki kahve çığlığına karşı koyabilirsin, arada bırakır insanı. Hem artık daha ne olabilir ki ler de var bir kıyıda.
Biliyorsun, her şey çok zor. Hepsi kirli, soğuk ve hatta kokmak üzere. Çıkarılacak özetlerin bittiğini anlamaya da henüz var. Henüz değil. Endişe yok değil, o büyük sona dair, o büyük buluşmaya dair. Düşünmek ve temiz kalmaya çabalamak gerekiyor iyice.

0 Comments:

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home